Okul günlerimiz, gençlik yıllarındaki anılarımız ...

Merhaba, yazılarımı paylaşabilirsiniz, sonuçta paylaşmak için yazıldılar... Ancak lütfen emeğe saygı gösterin, isimsiz kullanılmalarına müsade etmeyin.

İlginize teşekkür ederim.


Trenler, vapurlar, uçaklar

Bir önceki "yolculuğumuzda" yaşamımızdaki 4 T 'yi, daha açık bir deyimle, şehir içi ulaşımındaki tramvayları, troleybüsleri, taksileri, tüneli incelemiştik. Şimdi de gençliğimizdeki buharlı trenlerle, Şirket-i Hayriye vapurlarıyla ya da çift pervaneli uçaklarla seyahat etmek ister misiniz ?
Haydi gelin, hep birlikte, anılarımızın arasında dolaşalım !

Eğer, "buharlı tren" ile ilgili anılarınız varsa, mutlaka görmüş, geçirmiş olmalısınız (olgun yaşta olmalısınız diyemedim). Cumhuriyetimizin ilk kurulduğu günden itibaren, büyük önderimiz Atatürk, bir demiryolu hamlesi başlatmıştı. "10 yılda, demir ağlarla ördük yurdu bir baştan bir başa" diyen ezgi kulaklarımızdan hiç silinmemişti. Demiryolu, toplu taşımacılığın en verimli, en etkin yöntemiydi. Ne yazık ki, 1950'lerden itibaren (ben 3 yaşındayken), yavaş, yavaş karayolu ulaşımına kaydık; ekonomimizde, petrole ve lastik tekerleklere kucak açtık. Demiryolu, bir daha hiçbir zaman, ön plana geçemeyecek, olması gereken yere gelemeyecekti


Buharlı lokomotif personeli


Çift lokomotifli kara tren


1940'larda kara tren

Buharlı trenleri çok net hatırlıyorum. Ama ne yazık ki, hayatımızdan hemen silinip, gittiler. Çocukken, Sirkeci-Halkalı ve Haydarpaşa-Pendik arasındaki banliyö hatlarında, buharlı trenler çalışırdı. Zaman, zaman babam bizi (ağabeyimle beni) Florya'daki plajlara götürürdü. Sirkeci'den kara trene binerdik. Pencereden bakmasını pek severdim. Bir istasyondan kalkarken, lokomotifin ilk hareketinde, vagonlar silkelenir, birbirlerini iter, çekerdi. Lokomotifin, tekerlekleri, çizgi filmlerdeki gibi, sanki bir kaç kere, hızla boşa dönermiş gibi yapar; arkasından, normal tempoya girerdi. Bu arada, üfleye, püfleye, buharlar ve dumanlar çıkartırdı. Sonra, şarkılar söyleyerek, keyifle yola koyulurdu.




Banliyö hatlarında çalışan ahşap vagonların ön ve arka kısımlarında, küçük birer teras olur, merdivenler orada bulunurdu. Yolculuk sırasında terasa çıkmak tehlikeli olurdu. Vagonlar arasında geçmeyi sağlayan demir köprüler, virajlarda, birbirine sürter, komik sesler çıkartırdı. Trenlerin kalabalık olduğunu hiç hatırlamıyorum. Belki vardı da, ben hatırlamıyorum.


1958'lerde kara tren

Bazen pazar öğleden sonraları, ilk okulda verilen ev ödevlerimizi bitirdiğimiz zaman, banliyö trenleriyle geziye çıkardık. Haydarpaşa'dan banliyö trenine biner, Pendik'e kadar gider, hava karlı ve soğuk ise, aynı trenle, inmeden, geri dönerdik. Bu yolculuk, bütün bir öğleden sonramızı alırdı. Haydarpaşa'ya gitmek için, köprüden şehir hatları vapuruna da binmek gerekirdi. Cağaloğlu'ndan köprüye kadar gidişi de sayarsak, aynı gün içinde, hem tramvaya, hem vapura, hem de trene binmiş olurduk. Çok büyük bir olaydı. Ender durumlarda, trenin monoton sarsıntısı arasında, uykumun geldiği de olurdu. Vagonun tahta koltuğunun rahatsızlığını hissetmeden, içim geçiverirdi.



1937, İstanbul - Yeşilköy banliyö tren bileti

Bilet almak için, gişede sıraya girerdiniz. Biletçi, gideceğiniz yeri öğrendikten sonra, sağ eliyle, yan duvarda bulunan bir kutudan, yolcu sayısı kadar bilet çeker, önündeki bir alete takar çıkartırdı. Biletler, kalın kartondan olurdu. Üzerlerinde, mevkiiniz, durağınız, tek yönlü ya da gidiş-dönüş yapacağınız yazardı. Onları kaybetmemeliydiniz. Yolculuk sırasında, vagonlarda yeşil şapkalı kontrolörler dolaşır, biletinizi sorardı. Verdiğiniz bileti, kontrol edildiğini belirtmek için, kıskaç gibi bir aletle delerdi. O alet, biletlere üçgen delik açardı.
Bu konuyla ilgili bir anımı anlatmadan da geçemeyeceğim. Biz, biletçinin bu yöntemle bilet vermesine alışmıştık. İlk Paris seyahatimi, Üniversitenin birinci sınıfının yaz tatilinde yaptım. Rodez kasabasında, iki aylık staj dönemim bittikten sonra, bir hafta kadar da Paris'i gezmek istedim. Otele yerleştikten sonra, Paris'te ilk yapılması gereken şeyi yapmaya niyetlendim. Eyfel kulesini gezmeliydim. Yol, yordam sordum. Metroya binmemi önerdiler. 10'luk bilet (un carnet de 10 billets) daha ucuzdu. Gişeye geldim. Camlı bir bölümün arkasında, bir bayan oturuyordu. Sakin bir duraktı. Bayan örgü örüyordu. "Un carnet s'il vous plaît" dedim, parayı uzattım. Kadın parayı aldı, önündeki kasaya attı, örgü örmeye devam etti. Ben de beklemeye devam ettim. Bazen çok sabırlıyımdır. Bir süre sonra, kadın beni farketti. Ne bekliyorsun dedi. Parayı verdim, aldınız, biletleri bekliyorum madam dedim. Önünüzde, alsanıza dedi. Meğer, kadın bir düğmeye basmış, camlı bölmenin benim bulunduğum kısmındaki bir yuvadan 10 adet bilet çıkmış, benim almamı bekliyormuş. Bense, buharlı tren gişelerindeki gibi, kadının sağdaki duvardan biletleri alıp, eliyle bana uzatmasını bekliyordum. Birdenbire çok utandım.


1940 yılına ait tren bileti


Karton biletler, banliyö trenlerinde kullanılırdı. Şehirler arası yolculuk yapacaksanız, makbuz benzeri biletler düzenlenirdi. Devir fazla değişmemiş olacak ki, Üniversitenin ilk yazında, 1967 yılında, AİESEC stajyeri olarak, Sirkeci'den, Lyon'a giden tren için aldığım bilet de aynı şekildeydi. Bu bileti hala saklarım. Tek yönlüydü. Dönüşü ne zaman, nasıl yapacağım belli, değildi. 3 aktarma yaparak, iki gece, üç gün sonunda, staj yapacağım Aveyron'daki Rodez kasabasına geldiğimde, yolculuğun büyük bir bölümünü kara trenle yapmış olduğum için, yüzüm ve ensem oldukça islenmiş, kirlenmişti. Demek, 1967'lerde, uluslararası hatlarda, hala kara tren vardı.



Sirkeci garı


Orient Express afişi

Uluslararası hatlar deyince, ünlü Şark Ekspresini, tanınmış adıyla Orient Express'i de burada anımsayalım. Oyak-Renault'da çalışırken, benim tarihi değerlere sahip çıktığımı bilen bir fransız dostum (Roger Gillot), bana ilginç bir kitap armağan etti. İmkanınız olsa da, bu kitabı bir inceleyebilseniz. 1912 baskısı bir "Les Guides Bleus" (Yolculuk rehberi) İsmi: De Paris à Constantinople, Hongrie -Balkans - Asie Mineure. Fiyatı 15 fr. Cumhuriyet öncesi İstanbul yaşamına ışık tutuyor. 463 sayfanın hepsini sizlere burada aktaramam ama, izin verirseniz, tesadüfen seçeceğim bir küçük paragrafa birlikte bir göz atalım:

.... Les voyageurs qui arrivent par chemin de fer à Constantinople, descendent à la gare de Stamboul (Sirkedji Iskelessi; buffet-restaurant). Dès que le train s'est arrêté, on remettra ses petits bagages (valises, etc) aux hamals (commissionnaires) employés par la Compagnie de Chemins de fer Orientaux. Ces hamals portent d'ordinaire une blouse bleue, serrée à la taille par une seinture noire .......... On fera bien de ne pas perde de vue les petits bagages. La douane se trouve dans la gare même .......... On dissimulera ses armes si on en a .......... Le voyageur prend enfin place dans la voiture qui conduit à l'hôtel de Pera Palace (course de la gare à l'hôtel, 20 piastres; péage du pont à la charge du cocher) (Editörün notu: O zamanlar Galata köprüsü geçişi ücretliymiş). Ne pas donner davantage et ne se laisser en rien émouvoir par les objurgations du cocher .......... Par une étrange anomalie, alors qu'en raison de ses souvenirs historiques, de ses monuments, de son cachet oriental, Stamboul offre à peu près seul de l'intérêt pour le touriste, tous les grands hôtels sont situés à Péra, boulevard des Petits-Champs.
Şimdi, en önemli bölüme geliyoruz. Yazar, yolculara, İstanbul'da gezilecek yerleri önerirken diyor ki ....
... On atteint le Carrefour de Galata-Séraï, où viennent déboucher : à droite, la rue Hamalbachi (ou Balouk-Bazar), qui conduit à l'ambassade d'Angletrre et au boulevard des Petits-Champs, et, à gauche, la rue Yéni-Tcharchi, qui descend au cartier de Top-Hané et à Galata - A gauche, grille monumentale et jardin du Lycée impérial de Galata-Seraï - Au delà, koullouk, ou corps de garde de Galata-Searï (Les Guides Bleus, De Paris à Constantinople, 1912, Hachette, Page 229)




Galata Köprüsü



Orhan Veli, İstanbul'u dinlerken acaba Galata köprüsünün üzerinde miydi ? İstanbul'un sesini dinlemek isterseniz, herhalde, seçeceğiniz en uygun yer, Galata köprüsü olurdu. Köprüde hafiften bir rüzgar eser .......... kuşlar geçer yükseklerden, çığlık, çığlık .......... serin serin Kapalıçarşı, cıvıl cıvıl Mahmutpaşa .......... bir yosma geçer kaldırımdan; küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar .......... İstanbul'u dinleyecekseniz eğer, gözleriniz kapalı ........ Köprü size kucağını açar !



Şirketiye hayriye vapurları no:16


Altınkum vapuru


Bebek vapuru


Boğaziçi vapuru


Sihap vapuru

Ah, ahhhh ! Şehir hatları vapurları. Onların yeri bambaşka. Onlar, boğazın nazlı kuğularıydı. Boğaz dediğime bakmayın, yalnız boğaz mı ? Adalara gidenler, Kadıköy'e gidenler, hatta Haliç'te dolaşanlar ..... Hepsinin yeri ayrıydı. Onlar, İstanbul'un süsüydü, nazar boncuğuydu. İlk okulu Ortaköy'de okuyanlarınız mutlaka hatırlayacaktır. Okulun önünden vapurların geçiş saatlerini bilirdik. O zamanlar, kol saati takma alışkanlığımız olsa bile, ders sırasında, belirli bir vapurun, penceremizin önünden geçişine göre saati, dakikasıyla tahmin edebilirdik. "Kaptaaaan, düdüüüüüük !" Bu söz, size bir şey hatırlatıyor mu ? Hatırlatmalı. Teneffüs saatinde bahçedeyken, bir vapur, bulunduğumuz kıyıya yakın geçerse, deniz kenarındaki parmaklıklara yapışıp, hep bir ağızdan, "Kaptaaaan, düdüüüüüük !" diye bağırırdık. Kaptan sesimizi duymazdı ama, sahile doğru bakıyorsa, bizi görürdü. Vapurun düdüğünü "Vuuuut, vuuuut" diye çalardı. Sevinçten uçardık. Kaptana el sallardık; o da bize sallardı. Aramızda görünmez bağlardan bir dostluk oluşmuştu. Eğer artık aramızda değillerse, rahmet içinde yatsınlar, eğer aramızdalarsa, sağlık dolu günler onların olsun.


Şirket-i Hayriye vapurlarından Güzelhisar

Nazlı bir genç kız gibidir vapurlar. Bembeyaz gelinlik giyerler. Süzüm, süzüm süzülürler. Usulcacık yanaşırlar yanınıza. Caka satarak dolaşırlar. Dertlileri de bağırlarına basarlar, sevdalıları da. Bayram günleri, baştan başa bayraklarla donanırlar, süslenirler. Dizi dizi can simitleri, sanki bilezikleridir nazlı kızın. Kenarlarındaki siyah küpeşteler, gözlerine çektikleri rastıktır. Martılar onların yoldaşıdır, sırdaşıdır. Hergün gelip geçtikleri yolda, ağaçlar bile onlara el sallar. Zaman, onlara göre ayarlıdır; sizin acelenizi bilmezler; dedikleri saatte gelir, dedikleri saatte giderler. Arkada bıraktıkları köpükleri, nargilenin fokurdamasına benzer ! Hey gidi vapurlar, hey !



Şehir hatları vapuru

Yolculuk kısa da olsa, uzun da olsa, bir keyif işiydi. Ne var ki, keyfinizin yerinde olması için, oturma yerinizle ilgili stratejik bir planlama yapmalıydınız. Yoksa, yolculuk keyiften çok, bir eziyete dönüşebilirdi. Bakın, sırayla anlatalım. Diyelim, temiz hava almak, manzara seyretmek istediniz; yan balkona oturmalıydınız. Yan balkonun giriş kısmına oturursanız, herkes sizin önünüzden geçebilirdi. Yan balkonun son kısmına oturursanız, bu sefer, siz herkesin önünden geçmek zorunda kalırdınız. Tercih sizindi.
Üst salona da çıkabilirdiniz. İskeleden gelen kalabalığa karışıp, daralan merdivenlerden kalabalıkla beraber çıkmanız gerekirdi. Boş yer bulabilmek için, atik davranmanız gerekirdi. Üst salonda, nedense, her seferinde, gidiş yönüne göre, pencere kenarları dolardı. Sonra, yavaş, yavaş diğer koltuklar. Yolculuğunuz biraz uzunsa, şansınız da varsa, giriş katında ya da üst katta, arka balkonlarda yer bulabilirdiniz. En keyifli yerler oralarıydı.
Her gün aynı vapurla gidip, dönen yolcuların yeri hep aynı olurdu. O vapurlarda, yolcular, birbirlerini tanır, selam verirlerdi. Biz küçük çocuklar nerede otururduk ? Hiç oturur muyduk ! Vapur, bizim için bir eğlence merkeziydi. Başımızı, alt bölümdeki makina dairesine bile uzatır, dev pistonların, sarkaçlı saat gibi "şakkada, şukkada, şakkada, şukkada" seslerle çalışmasını seyrederdik. Bazen de, ön güvertenin altında bulunan bodruma, merdivenlerden iner, su seviyesindeki yuvarlak lumbozlardan dalgaları seyrederdik. Orası hep tenha olurdu.



Çocukluğumda, baharın son günlerinde ya da yazın ilk günlerinde, hafta sonlarını Heybeliada ya da Büyükada'da piknik yaparak geçirirdik. Bir gün öncesinden hazırlıklar başlardı. Tepsi, tepsi börekler pişer, zeytinyağlı dolmalar hazırlanır, salata yapmak için patatesler haşlanır; sabah erkenden, yola çıkmadan önce, domatesler, salatalalıklar çantalarda yerini alırdı.

Babam bir gün bana, oyuncak bir deniz motoru almıştı. Üstü açık bir sürat motoruydu. Arkasındaki bir ince kolu çevirince, pervanesi, gerçeğine benzer bir şekilde dönüyordu. Rengi kırmızıydı. Bu deniz motorunu çok sevmiştim. İlk Heybeliada yolculuğumuzda, onu da yanıma aldım. Ailece, vapurun en arkasındaki sahanlığa oturduk. Güneşli bir gündü. Güzel ve neşeli bir yolculuk başladı. Ben oturduğum yerden, vapurun arkasından çıkan köpükleri seyrediyordum. Birden, deniz motorum aklıma geldi. Motorumu denizde yüzdürmek istedim. Ön kısmından bir ip bağladım. Aklımca, o da, şehir hatları vapuru gibi, arkasından köpükler saçacaktı. İpin bir ucundan tutup, motoru bıraktım. Suya değer değmez, motorum bir anda köpüklerin arasında kayboluverdi ! Deniz onu yutuvermişti ! Nasıl üzüldüm, nasıl üzüldüm, nasıl üzüldüm. Bugün bile, bu satırları yazarken, o günkü üzüntümü yeniden yaşıyorum.


Karaköy rıhtımı


Kadıköy iskelesinin eski hali

İstanbul boğazının iki yakasında, birbirinden güzel semtler sıralanırdı. Anadolu yakasında Üsküdar, Kuzguncuk, Çengelköy, Göksu .... Avrupa yakasında Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, İstinye ilk aklımıza gelenler. Kadıköy'den devam ettiğinizde Moda, Fenerbahçe, Bostancı, Pendik sizi beklerdi. Eminönü'nden devam ederseniz, Sirkeci, Yeşilköy, Florya, Bakırköy'e ulaşırdınız. Bugün, İstanbul'un ana merkezleri olarak bildiğimiz bu semtler, eskiden İstanbul'un uzak mesire yerleriydi.

İstanbul'un, Eminönü - Beyoğlu - Üsküdar üçgeninin dışına büyüyememe nedeni, ulaşım olanaklarının kısıtlı olmasıydı. İstanbullu olup da, kavaklara, fenerlere gitmemiş çok kişi vardı. Örneğin Beykoz, herkesin gittiği bir yer değildi. Karadan gidebileceğiniz bir yol da yoktu. Tramvayın son durağı Bebek'te biterdi. Boğazda yemyeşil bir doğa vardı.
1837'de, biri İngiliz, öteki Rus iki şirket, boğazda iki vapur çalıştırmaya başlamışlar. Devrin deniz ulaşımından sorumlu Hazine-i Hassa Vapurları İdaresi de, boğazda yolcu taşımacılığına başlamış. Yolcu talebi artınca, 1851'de, Şirket-i Hayriye kurulmuş. Önceleri, siyah boyalı, semaver bacalı, yandan çarklılar çalışmış. Sonradan, vapurlar büyümüş, salonlar genişlemiş.


Kadıköy iskelesi

Şehir hatları vapurları deyince, nedense aklıma hep seyyar satıcılar gelir. Vapur, iskeleden ayrıldıktan hemen sonra, bu seyyar satıcılar, yolcu salonunun orta kısmında, yüksek sesle, ürünlerini tanıtmaya başlardı. " Hiç bir yerde bulamazsınız. Biz, sizin ayağınıza getirdik. İşte 3 adet tükenmez kalem, hepsi birden şu kadar lira" derlerdi. Hemen arkasından da eklerlerdi : "Yanında bir de tarak ve ayna veriyoruz ! " Sonra, en baştan başlayarak, sıraların arasında dolaşır, ürünlerini yolculara doğru uzatırlardı. Bu promosyon yöntemi, belleklerimize kazınmıştı. Okulda bile bazen seyyar satıcılık oynar, mutlaka sattığımız eşyanın " Yanında bir de tarak ve ayna vereceğimizi" söylerdik. Hey gidi günler, hey !




1950'lerde Kadıköy iskelesi

Siz hiç " Haydarpaşa vapuru " duydunuz mu ? Yoktu. Bütün vapurlar "Kadıköy vapuru"ydu. Sanki, Haydarpaşa, öksüz çocuk gibiydi. Giderken ve gelirken, Kadıköy vapurları, bir ağabey gibi, Haydarpaşa'ya da uğrardı. Oysa, her ikisinin yolcuları da apayrıydı. Kadıköy yolcuları, Kadıköy'ün (ya da civar semtlerin) yerlileriydi. İşe gider, gelirlerdi. Oysa, Haydarpaşa yolcuları bambaşkaydı. Onlar, özlem dolu, hasret dolu, heyecan dolu, serüven dolu, ayrılık dolu, memleket özlemi dolu olurdu. Haydarpaşa'da inenler arasında, çoğu zaman, tahta bavullarıyla askere gidenleri ya da gelenleri görürdük. İstanbul'un taşı toprağı altındır deyip, taşradan gelenler, Haydarpaşa garından çıktıktan sonra, merdivenleri inmeden, en yüksek noktadan, İstanbul'u süzerler, bir anlamda, kaderlerini ararlardı ...



İstanbul boğazının girişi (Uzakta Savarona)


İskenderun vapuru


Günümüzün vapurları

Tren ile vapurun dostluğu bir başkadır. İzmir'e doğrudan vapurla da gidebilirdiniz; Bandırma'dan buharlı trene aktarma da yapabilirdiniz.

Doğrudan İzmir'e giden vapurlar, akşam saatlerinde Tophane rıhtımından ayrılır, Marmara denizine yavaşça açılırdı. Bütün bir gece yol aldıktan sonra, ertesi sabah, güneş ufukta biraz yükseldikten sonra, İzmir'in silueti karşıdan görünürdü.
Bandırma'dan aktarma yapacaksanız, vapurdan indikten sonra, trene koşmanız gerekirdi. Tren kaçmaz, bütün yolcuları beklerdi ama, yerler numarasızdı. Sonra tren düdüğünü öttürür, yola koyulurdu. Kırsal alanlardan geçerken, köylü çocukları, trenle yarışırcasına, yanlarında koşar "Gasteeeeee" , "Gasteeeee" diye bağırırlardı. Okuduğunuz gazeteleri pencereden atmanızı isterlerdi. Nedenini çok iyi bilmiyorum. Okumak için miydi acaba ?


Kaptan köşkü -1966

Köroğlu, "tüfeng"in icad olduğunu görünce "Delikli boru bulundu, mertlik bozuldu" diye ne güzel söylemiş. Şimdi bu sözü günümüze uyarlarsak "Hızlı deniz otobüsleri sefere kondu, gemi keyfi bozuldu" diyebilir miyiz ? Ne keyifliydi o vapurlar ! Belki biraz yavaş giderlerdi ama, size bir saltanat sunarlardı. Hele bir de gemide yemek yiyecekseniz; yemekten sonra "ya güvertede 40 adım atmalı, ya da bir şezlonga yan gelip yatmalı"ydınız. Gemi yemekleri bambaşka lezzette olurdu, tadına doyum olmazdı.


SUS vapuru

1962 ya da 1963 yıllarıydı. 16-17 yaşlarındaydım. Annem ile birlikte, Gümüşhane'nin, Torul kasabasının, 3000 metre yüksekliklerindeki Artabel kasabasına, akrabalarımızı ziyarete gitmiştik. Ziyaretten sonra, kara yolunu gözümüz yemediği için, İstanbul'a gemi ile dönmeye karar verdik. Trabzon'a geldik. Ertesi gün, Karadeniz vapuru kalkacaktı. O vapurda hiç yer olmadığını söylediler. İskelede, durumumuza acıdıkları için olacak ki, başka bir öneride bulundular. Sus vapuru, son seferini yapacakmış. Karadeniz vapurundan bir gün önce, yani hemen kalacakmış. Buna karşın, İstanbul'a da bir gün sonra varacakmış. İstanbul'a gidince, kızağa çekilecek, kaderini bekleyecekmiş. Sadece 10 kadar yolcusu varmış. İsterseniz, hemen binebilirsiniz dediler. Bindik. O yolculuğun keyfini, herhalde ömrümün sona kadar unutamam. Her yemekte, kaptanın masasına oturduk. Çok az yolcu olduğu için, herkesle dost olduk. Tayfalar, geminin son seferi olduğunu bildikleri için, garip bir hüzün içindeydiler. Gemide elle tutulur bir şekilde, duygulu hava vardı. Biz Sinop'tayken, Karadeniz vapuru, bize yetişti. Sonra da bizi orada bırakıp, yoluna devam etti. Gemideki hiç kimse, kaptan, tayfalar, yolcular, bu yolculuğun bitmesini istemiyorlardı. Bir geminin son seferini, hep birlikte yapıyorduk !


THY afişi - çift pervaneli F 27



Lufthansa ilk gün zarfı - 18.9.1956


KLM

Eski günlerde, uçaklar, günlük yaşantımıza bugün oldukları kadar girmemişlerdi. Yeşilköy, küçük bir hava limanıydı. Belgin Doruk'lu, Ayhan Işık'lı Türk filmlerinin doğal platformuydu. Çift pervaneli uçaklar çalışırdı. Çift pervaneli diyorum, çünkü, ilk günlerde, tek pervaneli uçaklar da vardı. Onların pervanesi, gövdenin ön kısmında bulunurdu. Yanılmıyorsam, tek pervaneli uçaklar, hiçbir zaman, yolcu uçağı olarak kullanılmadılar. Kişisel uçak olarak kaldılar. Buna karşın, Türk Hava Yollarında F 27'ler hizmet veriyordu. Bu uçakların yan taraflarında yalnız 10 pencereleri bulunurdu.
1973 yılında Bursa'da çalışmaya başladıktan az sonra kızım dünyaya geldi. Daha bebekken, İstanbul'a gitmek için, Bursa havaalanından uçağa bindik. Kızım port-bebe'deydi. Pervaneli uçağımız, çok fazla yükselmeden, Armutlu tepelerini yalarcasına aşarak Yeşilköy'e geldi. 50 liralık biletimiz hala arşivlerimde durur. Çok uzun süredir, Bursa'daki havaalanı kullanılmıyor. O da, daha birçok şey gibi, zamanın acımasızlığına yenik düştü.

* * * * * * * * *

Bugünkü sohbetimizin de sonuna geldik. Bugün, gençliğimizdeki buharlı trenlerle, Şirket-i Hayriye vapurlarıyla ve çift pervaneli uçaklarla bir yolculuk yaptık. Bütün trenlere, vapurlara, uçaklara bakabildik mi ? Böyle bir iddiamız yoktu. Amacımız, sadece eski günlerdeki yaşantımızdan bir kesit sunmaktı.




Hiç yorum yok:

Google
 

Sizlerden Gelenler ;

Sevgili Aydın; ağabeyin Mehmet'in Galatasaray Lisesinden sıra arkadaşıydım. Hatırlayacağını zannediyorum. Ayrıca bir de rahmetli Rahmi Ertin ortak dostumuzdu. Damadım ile kızımın sevgili amcaları idi. Uzun yıllar sonra, Mehmet'le buluştuk. İnşallah seninle de görüşürüz. Anılara Yolculuk siten, çocukluk ve ilk gençlik yıllarımdan, hayallerimde bile unutulmuş güzellikleri yeniden yaşamamı sağladı. Eline ve o güzel yüreğine sağlık. Görüşmek dileğiyle. Sevgiler.


Altuğ İşmen, 1 Mart 2010


----------------------------------------------------


Sayın Aydın Ataberk,


Çok çok güzel olmuş ellerinize ve emeklerinize sağlık. Eski bir İhsan Çizakcalı olarak ayrıca şu anda merhum abeyimin de çizakcanın ilk öğrencilerinden olması dolayısıyla eski Bursa'yı ve okulumu, yazılarınızda tekrar yaşamış oldum. Size minnettarlığımı ve şükranlarımı sunar çalışmalarınızda başarılar dilerim.Saygılarımla


Erhan Kurtulan, Elk.Müh., 17 Aralık 2008


-------------------------------------------------------


Sevgili Aydin,



Muhtesem bir eser yaratmissin. Seni kutlarim. Beni Ekvator Gine'sindeki yamyamlarin arasinda aglatmayi basardin. Saatlerce tek tek butun belgelere baktim. Tombul yanaklarindan opuyor ve seni tekrar kutluyorum. Artik bu birikimleri koyacagimiz bir web sitemizin olmasi gerekiyor. Ben de onu organize edeyim. Senin bu muhtesem birikimlerinle cok guzel bir siteye sahip olacagiz. Yakinda www.gsl97.org aramiza katilacak.



Seni sevgiyle kucakliyorum.



Mahmut Melih Kayahan, 9 Aralık 2008


---------------------------------------------------------


Sizlere tesadufen ogrendigim Sn Aydin ATABERK tarafindan hazirlanmis bir site adresi iletiyorum. İzlemeniz tavsiye olunur, harika bir calisma olmus. Ellerine ve yuregine saglik....


Öznur Dere, 24 Eylül 2008


--------------------------------------------------------------Sevgili Aydın bey, anılara yolculuk Blogunuzu inceledim. İnanılmaz bir şey. Ne çok emek var. Ben sizden daha genç :) olduğum için eskiye ait yazı ve görüntülerin bir kısmını özel yaşantımdan hatırladım ama çoğunu da geçmişe olan özel ilgimden dolayı hatırladım. Çok duygulandım. Ne olur bu yaptıklarınızı daha çok insan duysun, sizi daha çok insan tanısın. Sizi tanıyan bir kişi olmak benim için ne şans. Sizi çok seviyorum. Saygılarımla,


Sıdıka Parlak, 24 Eylül 2008


-------------------------------------------------------------Aydin Bey Gunaydin ,



Ellerinize saglik, soyle bir goz atabildim henuz, ilk firsatta satir aralarinda kaybolmak isterim .



Ozellikle benim icin de sizi tanimak cok buyuk bir sans .



Saygilar, Sevgiler,



Sibel Birçiçek, 25 Eylül 2008


-------------------------------------------------------------Sevgili Aydın ağbey,



Bize tekrar muhteşem bir yolculuk yaptırdın güzel anılara.Ellerine sağlık ağbey bize böyle nefis güzellikler yarattığın için.


Sevgiler, saygılar



Sinan Acarel, 25 Eylül 2008


------------------------------------------------------------Sevgili Kardesim Aydin,



Candan tebrikler! Iyi ki boylesine guzel sunulan ve ozlem degeri yuksek anilarini bir gunlukte topladin ve e-postalarda kaybolmamalarini sagladin.



Daha nice 5000'lere! Gerek icerik gerek sunudaki nitelik ilgiyi kendisi yaratiyor. Ne mutlu bizlere, ayni ailedeniz!



Sevgilerle,


Tuncer Ören (1955), 26 Kasım 2008


-------------------------------------------------------------Aydın Bey günaydın



Sizi kutluyorum. Bu azminiz ve paylaşma isteginiz hiç eksilmesin, artsın….



Selamlar



Mustafa GEYVE, 26 Kasım 2008


---------------------------------------------------------------


GÜNAYDINLAR AYDIN ABİCİĞİM; NASILSINIZ?? "ANILARA YOLCULUKTA" DAHA 10 000'Cİ, 50 000'Cİ , 500 000'Cİ ZİYARETÇİLERE ULAŞMANIZ DİLEĞİYLE. BEN BÜTÜN KALBEMLE İNANIYORUMKİ AYDIN ABİMİN KALEMİNİN YALINLIĞI, SADELİĞİYLE ULAŞILABİLİR. YAZILARI OKURKEN DALIP BİR YERLERE GİTMEMEK İMKANSIZ.. SEVGİLER,SAYGILAR


Şükran Durgan, 26 Kasım 2008


---------------------------------------------------------------Sayin Aydin agabey



Boylesine guzel, degerli bir birikimi bir araya getirdiginiz ve bunu hazine degerindeki bir belgesellige donusturdugunuz için sizi kutlarim. Müzik dersini gösteren fotografta, sag basta yer alan muzik ogretmeni, Almanya'da muzik egitimi gormus, oglu da bir donem unlu bir fagotcu olan rahmetli Enver Haraçci hocamizdir. Karli kis gunlerinde, Ortakoy'de okulun onunden denize girer ve esasli bir sekilde yuzerdi.



Grand Cour'da hocalar maçini gosteren fotografin sag tarafinda en bastaki siyah formali adi yazilmamis ogretmen de, Galatasaray Ilkokulu yavrukurtlari baskurtu ve de 1950'li 60'li yillarda Ortakoy'de ogretmenlik yapmis olan Huseyin hoca'dir.



Saygilar, sevgiler



Turgay Tuna 102, 26 Kasım 2008


------------------------------------------------------------Sevgili Aydin Kardesim,



Gercekten bir "online GS müzesi" yaratmisin, eline saglik ve tebrikler !



Ender Enön ( 94 x1962), 26 Kasım 2008


-------------------------------------------------------------Çok güzel, çok sevindim.. Tebrik ederim Aydın Bey.



Çok çok daha fazla kişiye ulaşması dileğiyle. Çünkü gerçekten çok güzel bir çalışma.



Sevgi ve Saygılarımla



Gizem Ertürk, 26 Kasım 2008


------------------------------------------------------------Sayın Aydın Ataberk,


Doğum yerim Bursa anılarına yaptığım gezintide, sizin de benim gibi halamın gelin gittiği konakta kurulan "Özel Yeni Okul"dan mezun olduğunuzu öğrendim. Yalnız ben 1957 mezunuyum.... Ne yazık ki daha sonra kurulan İhsan Çizakça Kolejinin kapandığını öğrendim. Merhum İhsan ve merhume Süheyla Çizakça'nın ruhları şad ve mekanları cennet olsun!Selamlarımla,


Beyza Üntuna, 28 Kasım 2008


Türkiye Cumhuriyeti, Atina-Pire Başkonsolosu


-------------------------------------------------------------



Sevgili Aydın agabey ;


Henuz sadece ıkı bolumu okudum . Ikıncı bolum ozel ılgı alanıma gıren oyuncaklardı . Gecmıse donup o yokluktakı zenginliklerimizi hatirlamak çok güzel . Bir kez daha tesekkür ederim . Bence oyuncak dostu ve oyuncak müzesinin kurucusu sevgili Sunay Akın'la temasa geçip O'nun da sitene ulaşmasini saglarsan çok mutlu olacaktir .Sevgi ile kalin


Bünyat AKIN(104-106 V.S.), 14 Şubat 2008


------------------------------


Degerli Kardeşim



Erol Günaydın ın arkasındaki ben Mehmet Ali ve yanımda Özer Berkay dan tebrikler,selamlar,sevgiler,ellerinize saglık.Özer Berkay ve ben GSLAAG den ayrıldık,resimde gördügünüz oturan GS a hizmet eden üç kardeşimize madalya ve plaket verdik.Tahminen 40 ın üstünde agabeyimiz,okul müdürümüz Meral Mercan ,kıymetlı GS lılar bu madalya ve plaketleri aldılar. Resim o tören sırasında çekildi.



Bilgisayar kullanmada cok acemiyim,ancak daha çok gencim yaşım 73 yavaş yavaş öğreneceğim...



Lütfen gslaag ye girin,orada devrelere girin,gsl55.free.fr dan hatıralara girin 2 sahife Necdet Mahfi Ayral ın kızı Jeyan hanımefendinin bana hediye ettiği üç albüm resim ve efemeraları tetkik edin.Bunlarıda dilerseniz kullanabilirsiniz.



İyi günlerde görüşmek dileklerimle.



M Ali Zeren, 17 Şubat 2008


----------------------------------


Aydin agabey,



Dun gslaag sitesinde, yazilarinizda gezindim. Site harika, yazilariniz enfes, onlari toplanmis ve guzel sunulmus gormek icimi isitti. Hem sitenizin hem yazilarinizin duyurularini tekrar tekrar yapmaliyiz orada. Yapacagiz zaten. Dun bunu dusundum. Ilk olanakta ben de gerekeni yapacagim. (ilk vaktim oldugunda yani, affedin beni bu nedenle)



Saygilarimla.



Gün ARUN 113, 25 Şubat 2008


-----------------------------------



Aydin Bey merhaba


Hazirladiginiz sitenin öncelikle Bursa sayfasini, daha sonra da müzik sayfalarini ve digerlerini inceledim. Paylastigimiz noktalari da gördüm. Böyle bir ise zaman ve emek harcamak, bunlara derlemek takdire sayan. Sizi kutluyor ve tüm günlerinizin bu sekilde verimli olmasini diliyorum. Selamlar.Mustafa GEYVE, 2 Mart 2008


-------------------------------


Sayin Ataberk,



Blogunuz cok hosuma gitti.



22 sene evvel biraktigim dunyanin en guzel sehri Istanbul'u bana tekrar gezdirdiniz.



tesekkur ederim



selam ve saygilarla



David Hasday



New York, 7 Mart 2008


-----------------------------------


Sayın Ataberk,



Biraz önce oğlumun haber vermesiyle sitenize baktım. Elinize sağlık, kutluyorum. Ben de, unutulmuş, unutulmaya yüz tutmuş güzelliklerin arayışı, duyurulması çabasındayım. Blogunuzda sergilediğiniz bilgilere, belgelere kendi genelağ yerimde yer vermek, beni, ziyaretçilerimi pek sevindirecek, mutlu edecek. Bilmem izninizi alabilir miyim?



Bu arada belirteyim, ilgilendiğim konular arasında dilimiz, müzik, yazın, sinema önde geliyor. Sinemayla ilgili bir kitabım (http://www.pandora.com.tr/urun.asp?id=110695 ), araştırma yazılarım, senaryolarım, öykülerim vb. var. Bir göz atabilirseniz, http://www.ilgilik.net/ size bir fikir verebilir sanıyorum.



Başarılarınızın artarak sürmesi dileğiyle selamlarımı, saygılarımı sunuyorum.



İnal Karagözoğlu, 10 Mart 2008


----------------------------------



Aydın Abi,



Tesadüfen



”Anılara Yolculuk”



Bloguna takıldım.



Bir defada keşfedilemez.



Dönüp dönüp bakacağım.



Teşekkürler.



Çok yaşa emi.



Sevgiler,



A.Şeref Türkmenoğlu, 22 Mart 2008


-----------------------------


Emeklerinize saglik, cok guzel olmus. Bir IEL ve ITU mezunu olarak da ayrica gurur duydum:) Saygilarimla,



Aydin Gurel, 23 Nisan 2008


-------------------------


Merhaba Aydın Bey,



Anılarda yolculuk sayfalarında gezinirken çocukluğuma gittim 4-5 yaşlarındaydım ve ilk defa film makinası görüyordum,İstanbul'dan Niyazi Dayı gelmişti ,Seher Nenemin kireç badanalı duvarına bir bez gerildi ve sizin eşinizin ve çocuklarınızın görüntüleriydi izlediklerimiz.Babanız parmaklarımı tutar birşeyler yapar hep eksik sayardı parmaklarımı onu güleryüzlü ve kocaman bir adam olarak hatırlıyorum çocukluğumdan.



Ben kimmiyim? ben Ümit Arıcan'ın küçük kızı Safinaz'ım,her ne kadar hiç tanışmamış olsakta selamlar sevgiler...



Safinaz KAROL, 31 Ekim 2008


-------------------------------



Ağbi bu güzel sayfalarına bakmak saatlerimi aldı. Yapması kim bilir ne kadar zaman ve emek gerektirmiştir.Ailem 1965'de Bursaya taşınmıştı. Abdal Köprüsünün 5-6 ev yakınına. Heryer gibi oralar da artık tanınmaz olmuş. O yıllarda köprü sayfandaki (daha önce görmediğim) o resmine benziyordu gene az çok.Güzel günler...


Murat Kalınyaprak 109, 1 Ekim 2008


------------------------------------



Aydın Bey sitenizi ziyaret ettim ve çok mutlu oldum. Lakin kendi çocukluğunun oyuncaklarını hatırlayıp bunu konu edip bugünün kuşaklarına aktaran maalesefki çok az büyüğümüz var. Yine maalesef ki geçmişe ait belleğimiz, sanki o güzelim oyuncakların yerine geçen modern oyuncaklarla birlikte yitip gitmaktedir.Aydın Bey, ben TRT çocuk televizyonu için eski ("Dedemin Oyuncağı) oyuncaklarımızı konu eden bir programın yapımcısıyım. Televizyonumuz Ekimde yayın hayatına başlayacaktır. Hazırlayacağım programda komuğumuza oyuncakla ilgili malzemeleri hazırlayarak ya da konuğumuzun desteğiyle; onun çocukluğunda yer etmiş bir oyuncağın yapım aşaması anlatımlı olarak gerçekleştirilecektir. Bu konuda önerilerinizi paylaşmanız bizi sevindirecektir. Yapımını bildiğiniz bir oyuncak varsa ve bunu bizimle program çekimiyle paylaşırsanız çok memnun oluruz. Şimdiden desteğiniz ve oyuncaklara olan duyarlılığınız için teşekkür ederiz, saygılar sunarız.


Engin Yıldız, 21 Eylül 2008


---------------------------------


Aydın bey günaydın,



sitenize meraktan hemen buradan bir göz attım. detaylı olarak evden bakacağız tabii. ellerinize ve yüreğinize sağlık diyorum. eski bursa ve istanbul resimleri çok ilgimi çekti. anlatımlarınızı da okuyacağım . tekrar teşekkürler. saygılarımızla,



Cenk Özçelik, 13 Şubat 2008 çarşamba


-------------------------------


Aydin Bey supersiniz !!!! tebrikler.



Ayşe Siner, 13 Şubat 2008 çarşamba


--------------------------------


Cok guzel. Super bir ani derlemesi. Size cok tesekkurler.Sanki o gunleri yasamis gibi hissettim. Sonsuz sevgi ve saygilarimla



Ali Rıza Tuğluk, 13 Şubat 2008 Çarşamba


----------------------------------


Harika bir site tebrikler tebrikler Aydın beyciğim cok yararlı ve enteresan. Bu sitenizinden faydalanabilecek ve memnunlukla takip edecek dostlar var acaba onlara da izninizle adresinizi iletebilirmiyim ?



Sevgiler ve tüm bu güzel şeylerin devamını getirmeniz dileyiğle



Fügen Evren, 13 Şubat 2008 Çarşamba


------------------------------------


Sevgili Aydın Ağabey;



Çok güzel bir site olmuş.Ellerinize sağlık ve teşekkürler. Saygılar.



Ahmet Dikencik, 13 Şubat 2008 Çarşamba


----------------------------------



Aydın Beycigim ,



bir ara sakin bir zamanda fırsat bulup okumak o güzel anlatımız esliginde kahvemi yudumlarken sizinle beraber gecmiste yolculuk yapmak isterim. Simdiden elinize, yureginize ve super hafızanıza saglık. Sevgilerimle



Özlem Şenkoyuncu, 13 Şubat 2008 Çarşamba


-------------------------------


Sevgili Aydın beyciğim merhaba.



Anılara yolculuk'ta İstanbul'un o eski günlerini sanki yeniden yaşıyormuş gibi keyif aldım. Biliyorsun ben GS lı değilim. 1970 Maçka mezunuyum. O yıllarda İstanbul bir başkaydı.



Geçen sene Sirkeci'deki Orient ekspres'te yaptığımız Eski dostlar yemeğine Yenikapıdan Sirkeciye yürüyerek gelmiştik.Bu yürüyüşten büyük keyif almıştım. Eski günleri ya'dederek beraberce yürümüş ve eski günleri anımsamıştık.



Anılara yolculuk için teşekkür eder, iyi çalışmalar dilerim.



Harun Masatoğlu, 13 Şubat 2008 Çarşamba


-------------------------------------


Aydin bey,



henuz tamamini okuyamadim ama okudugum bolumler ve fotograflar cok guzeldi.Elinize saglik. Selamlar



Sevgül Alper, 13 Şubat 2008 Çarşamba


-------------------------------


Ellerine saglik çok guzel olmus



Ali Meriçboyu, 13 Şubat 2008 Çarşamba


---------------------------------



Ben de Aydın abimiz nerelere kayboldu diyordum. meğer yoğun bir çalışma içindeymiş. Blog'unuzu inceledim, çok beğendim. Yorum bile yazdım. Hayırlı olsun blogunuz.



Çok güzel olmuş. Ellerinize, emeğinize sağlık. Ben de sizden gelen mailleri güzelce derleyip, bir directory açıp saklamaya çalışıyordum. Ama böylesi çok daha güzel oldu ve size çok yakıştı. Sevgiler,



Yelda Dürüşken, 13 Şubat 2008 Çarşamba


-------------------------------



Merhaba Aydin bey,



Dun sayfaniza hizli bir bakis attim, simdi biraz daha bakacagim. Cok guzel olmus ellerinize saglik



Oldukca emek harcamissiniz. Harika gorunuyor



Sevil İnci Cankurt, 15 Şubat 2008 Cuma


---------------------------



Nefis bir arşiv..paylaştığınız için teşekkürler..Saygılar..



Ayfer Çırak, 15 Şubat 2008 Cuma


----------------------------------



Sevgili Ataberklerimiz Bu kadar güzel resimleri bulmak eskiyi bizlere yaşatmak breh breh (Bu aferin demektir.)Ben torunlarla Erim babamla meşgul olduğu için of günümde temiz bir nefes oldu.Her ikinizide öpüyoruz ilk fırsatta buluşmak dileğiyle. Nur. Erim dede(artık amca değil.)



Nursal Tarhan, 15 Şubat 2008 Cuma


------------------------------


Ozenle hazirlanmis bir blog...Teknik olarak kusursuz..Her sayfasini dikkatle okumak gerek...Hazirlayanin eline saglik...



Yorumkar, 12 Şubat 2008


--------------------------------------


Aydın Ataberk'in eseri, beni de çok etkiledi.


Ahmet Kuzucu, 26 Subat 2008 salı